Embed

"İstiklal Savaşı ve Lozan" -2 / İSMET İNÖNÜ

Garp cephesinde iki başkumandanla karşı karşıya bulundum. Birisi, bu ilk başladığım İnönü muharebelerini yaptığım kumandandır. General Papulas, askerine sahip, kıtasına sahip iyi bir kumandandı. Yalnız bir kıta içinde bir sefer yaptığını daima zihninde tutardı. Çevrilecek, bir kazaya uğrayacak, bir tehlikeye uğrayacak diye ödü kopardı. Bir gün, iki gün muharebe ettikten sonra sinirleri boşanırdı.

Birinci İnönü muharebesi 10 Ocak 1921'de oldu. Muharebeyi kazandık. Memlekette büyük sevinç yarattı. Garp cephesinde Yunanlılara karşı daima güç vaziyette kalmıştık, neticeler alamamıştık. Ermenistan seferi ümit verdi, sevindirdi memleketi. Ondan sonra İnönü muharebeleri... Düşman ilk defa ricat ediyor, taarruz ettiği yerlerden çekiliyor. Bu tarzda psikolojik tesiri vardı. İkinci İnönü muharebesi bir ay sonra, 1 Nisanda oldu bitti. 10 Temmuz 1921'de Yunanlılar, Eskişehir - Afyon hattına taarruz ettiler. Her muharebeden sonra yenisi gelecektir diye ne mümkünse onu hazırlamağa çalışıyorduk.

Daha Birinci İnönü muharebesi kazanılır kazanılmaz Londra'da konferans yapıldı. İstanbul hükümetini çağırdılar. Bize İstanbul'dan haber verdiler. Biz, başlıca selâhiyet sahibi olduğumuzu iddia ediyorduk. Konferansa biz ayrı gittik, İstanbul ayrı gitti. Konferansta Tevfik Paşa, İstanbul murahhas heyetinin başkanı idi. O, muharebeden, ordudan bahsedilmeğe başlandığı zaman: "Ordu cevap verecektir, Anadolu cevap verecektir"

demişti. Çok makbule geçen bir dürüstlük göstermişti. Bununla, Büyük Millet Meclisi hükümeti bir enternasyonal konferansta tanınmış oldu.

Bundan sonra büyük Yunan taarruzu oldu. Eskişehir-Afyon hareketine karşı, büyük Yunan taarruzuna karar verildi. Seferberlik ilan ettiler. Orada, kanlı bir surette, geniş bir cephede muharebe oldu. Daima yarı kuvvet silah vasıtalarıyle, makineli tüfek itibarıyle yarı bile değil, yarıdan bile az bir kuvvetle muharebe ediyoruz. [Silahları] teslim etmişiz mütarekeyle, buldukları yerde almışlar. Ellerine geçmeyenleri kullanıyoruz. Rusya'dan daha bir yardım görmüyoruz. Hatta, heyet gönderdik, ne kadar zamanda Rusya'ya varacağını, görüşeceğimizi, onu da bilmiyorduk.

Yunanlılar, Eskişehir-Afyon hattına taarruz ettiler. Oradan ricata mecbur olduk. Oradan ricat ettik, Sakarya'ya geldik. Aynı sene sıcağı sıcağına, Temmuzda, Eskişehir hattına da taarruz ettiler. Ağustosta Sakarya muharebesi verdik. Kıyamet koptu Sakarya muharebesinde.

Ondan evvel bütün propagandalar İstanbul tarafından benim üzerimdeydi. Ben mani oluyorum derlerdi. Bir Fransız kıtası Zonguldak'taydı. Oradan bir zabit, Ankara hükümetiyle görüşmek üzere izin istedi. Buyursun dedik, buraya geldi, üç dört günde geldi. Üç dört gün sonra da gitti. Gözleri parladı. Harpten kurtulacak, bir anlaşma sağlayacak vasıta arıyorlar. Temas başladı zannolundu. Adam geldi, ben konuştum kendisiyle: "Buyrun, beklerim sizi, teklifiniz nedir, arzunuz nedir?"

"Hayır" dedi, "ne istiyorsunuz diye onu öğrenmeğe geldim" dedi

"Nasıl şey, yani ne istiyoruz?... Burada devlet teşkil ettik. Büyük Millet Meclisi ilan etti: Toprağımız işgal olunmuştur, tehlike karşısındayız. Zulüm gördük; hayatımızı, istiklalimizi istiyoruz!" dedim.

"Bilmiyordum, bunu öğrenmeğe geldim" dedi.

Adam İnebolu'dan çıktı, Ankara'ya gelinceye kadar nerede kalmışsa, her köyde: "Merak etmeyin, hallolunacak, Ankara'ya görüşmeye gidiyorum. Ne mesele varsa çözülecek." Bunu söyleyerek geldi; burada benimle bir saat görüştükten sonra geri döndü, tekrar işine gitti. "Gittim, sulh olsun falan... Ne kadar arzu gösterdi isem dinlemediler. İsmet Bey diye birisi var orda, tekrar elim boş dönüyorum" Kimdir böyle diyen? Nasıl? Böyle işliyorlar! Sonra Fransız gazeteleri de yazdılar: Görüşmek üzere gitmişler, halletmek için çalışmışlar, İsmet Bey isminde birisi varmış, o mani olmuş görüşmelerine...

Eskişehir taarruzundan sonra Yunanlılar Sakarya'ya geldiler. Biliyorsunuz, 22 gün gece-gündüz muharebe olmuştur, meclis kıyametler koparmıştır. Sakarya'da Yunanlılar bizi cenuptan çevirerek Ankara ile irtibatımızı kesecek surette hareket ettiler. 22 gün gece - gündüz muharebe ettikten sonra ricat etmeğe mecbur oldular, Eskişehir-Afyon hattına çekildiler ve orada beklediler. Onları takip ettik, biz de orada kaldık. Büyük bir netice almıştık. Muntazam ordunun taarruzuna karşı biz, muntazam ordu ile müdafaa etmek vaziyetindeydik. Evvelâ bu lüzumu anlamıştık. Memleketçe, milletçe bu lüzumu kabul etmiştik. Ondan sonra da bu lüzumu tahakkuk ettirmekte muvaffak olmuştuk. Elimizde bulunan vasıtaları muntazam bir surette teşkilatlandırarak tecrübeli kumandanlarla iyi bir müdafaa yapmağa imkan verdik. O zaman memleketimizin genişliğinden, büyüklüğünden istifade ediyoruz. Eş kuvvetler olmasa da, kendi potansiyel kuvvetlerimizle, Yunanlılar gibi, Ermeniler gibi kuvvetlerin başa çıkamayacağı bir güçteyiz. Bunu ispat etmiş olduk. Bundan sonra 1921 vakaları bu tarzda geçti.

Sakarya muharebesinin geniş neticeleri oldu. Tam bir itimat geldi, tam bir hükümet teessüs etti. Her tarafta bu hükümetin emirleri tamamiyle caridir. Ondan sonra vicdan-i ammede İstanbul hükümeti, padişah idaresi mahkum oldu.

Ondan sonra üçüncü kısım geliyor. Düşman sözle, mukaveleyle hattından çıkmaz, zorla çıkar. Nasıl çıkacak? Harp sanatı araya girdi. Bana sormuşlardı mütareke esnasında: "Yunan ordusunun başlıca eksiği neydi, ne buldun sen?" dediler, "Neden mağlup oldu?"

"İyi muharebe ediyor dedim; Yunan ordusu, harb-i umumî görmemiş dedim, yani Birinci Cihan harbi görmemiş Yunan ordusu. Onun için bilmiyor. Büyük tertiplerde - kumandanlık, sevkidare- tecrübesi yok" dedim.

Bir sene hazırlık yaptık taarruz için. Şimdi bakın, ben nasıl harp ettim? Mesela, ağır top kullanabilirsem... Yunanlılar ağır top kullanmadılar. Seyyar bulunuyorlar ve muharebe tecrübeleri de kâfi değil. Ağır top taşıyamadılar, kullanamadılar. Ağır topun lüzumunu bilseler, kullanacak yeri anlasalar, onu bulmak için paraları mı yok, müttefikleri mi yok, fabrikaları mı yok? Hepsi var. Sırf taşımağa korkuyor, ihtiyacı görmüyor! Bizim elimizde 8-10 tane ağır top (15'lik obüsler) vardı. İlk işimiz, o bunalım içinde, bu topları tamir etmek oldu. Kamaları alınmış, şurasını burasını bozabildikleri kadar bozmuşlar. Anadolu'da bizim şimendifer atelyelerinde, demirci dükkanlarında bu 8-10 topu işler hale getirdik. Bu 8-10 topu muharebede lazım olan yerlerde kullandığımız zaman gözleri faltaşı gibi açıldı. Nasıl şey bu! Zannediyorlardı ki Ruslardan, Fransızlardan ağır toplar aldık. Almadık! Eski, mütarekeyle [düşmanlara] teslim ettiğimiz yalnız kaba gövdeleri olan ağır topları tamir ettik iptidai vasıtalarla.

Birinci İnönü muharebesindeki silah mevcudu 6.000 tahmin olunur bizim tarafımızda. Yunanlılar, 15.000 kişi olarak taarruz etmişler Birinci İnönü'nde İnönü mevzilerine. İkinci İnönü muharebesinde onlar 30.000 olmuşlardır. Biz nihayet 15.000'e çıkabilmişizdir Eskişehir taarruzunda Yunanlılar çok üstün gelmişlerdir. Az bir müddette bir şey alamamışızdır. Sakarya'da yine aramızdaki kuvvet farkı pek çoktur.

Bir sene taarruz için hazırlandık, askerin talim-terbiyesi için uğraştık. Muntazam ordu olmak hareketi içindeyiz. Bildiğimiz, anladığımız gibi, istediğimiz gibi orduyu hem kurduk, hem yetiştirdik. Asıl yetişmeğe amil olan unsur, psikolojik emniyet gelmesidir. Anlaşıldı ki fazla kuvvet gönderemiyorlar. Biz bunları yeneriz. Bu emniyeti bir defa verdikten sonra, kabul ettikten sonra çaresini buluyorum. Yenilme yok! Nerede kaybedersem mutlaka sebebini buluyorum: Kaybetmeyeceğim ben! Niçin kaybediyorum? Ama bir derdimiz var. Birinci Cihan harbi başka bir şey ispat etmiştir: Sahrada kesin netice alınmıyor. Mevzi harpleri çok tesirli olmuştur. Muharebe ediyor; çekildiği zaman 24 saat, 48 saat nefes alırsa, silahlar onu tekrar ciddi bir düşman olarak meydana çıkarıyor. Bu sayede, mevzi harplerinin kuvveti sayesinde harpler devam etti. Cihan harpleri bu yüzden sürekli oldu. Bizde bu bir sene zarfında ordular mesafeli kalır. Arada büyük mesafe açıklığı vardır. Sulh vaktinde olduğu gibi ileri karakollarla idare edilen [muharebeler] ayrılır. Yeniden sahra harbi başlar. Taarruz edeceğiz, mağlup edeceğiz düşmanı, oradan çekilecek, 24 saatte 40 kilometre çekildi mi, onu oradan atmak için tekrar bir sene uğraşmam lazım. Niçin? Bir defa, hemen takip edecek vasıtam yok, otomobillerim yok. Ne götüreceksem oraya, nereye gideceksem, elle gidecek, arabayla gidecek, atla gidecek... Nakil vasıtası yok! Hulâsa, mevzi harbine dökmeden kesin neticeyi almak lazım. Nasıl olacak bu? Kesin muharebeyi verelim ve oradan, sonra takip edelim. Büyük bir süvari birliği yaptık. Çok masraflıdır. İptidai vesaitli bir süvari fırkası meydana getirdik. Üç fırkalık bir kuvvet, 5-6 bin at. Mağlup olmuş bir düşmanın peşine düşerlerse son derece tesirli olacaklardır. Tekrar toplanamaz, barındırmazlar. Muharebenin icra tarzında kesin netice almayı sağlayacak çareler ve harp usulleri kullandık, muvaffak olduk. Müsavi kuvvet var. Eskişehir, arada Kütahya''ın doğusu diyelim, orada bir kuvvet var, ordu var. Biz, bu üç gruptan birini, büyük çoğunlukla, kıyasıya takip etmek isteriz. Bir defa bunun birini tahrip edebildik mi, sonra biz mevcut olarak ona, üçte bir olarak yaklaşmış olacağız. Onu yeneriz. Aldığımız tertipte birini değil, iki grubu (Afyon cephesindeki kuvvetle, onun arasında bulunan kuvveti -Yunan kolorduları bizden daha kuvvetliydi sayı olarak-) bu iki ordudan mürekkep grubu, takriben müsavi bir kuvvetle biz, her taraftan ve Eskişehir'den tasarruf ederek orada topladık. Taarruz ettik, düşman, sonuna kadar bizim taarruzumuzu kabul etti, çırpındı, yenmeğe çalıştı. Nihayet kumandanla beraber hepsi esir oldu. Düşmanın iki parçası mahvolmuştu. Yalnız Eskişehir'deki kuvvet kalmıştı. Eskişehir'deki hakiki kuvvet karşısında üçte bir kuvvet kalmış. Aradaki Kolorduyu işgal etmek için onun dörtte bir kuvvetini kullanmak kafi geldi. Geride, bundan tasarruf ettiğimiz kuvvetlerin hepsini, onun üçte birini topladığımız zaman üstün geliyorduk. Sayı ve vasıta olarak takriben üstün olduktan sonra, dava sahibi enerji olarak üstünlüğümüz vardı.

26 Ağustosta taarruz ettik, 30 Ağustosta o iki kolordunun kumandanını esir olarak aldım. Kolorduların kumandanlarına birer birer sordum: "Niye Konya istikametine taarruz yapmadın" dediğim zaman:

"Süvari geçti arkamıza" dedi, "gidemiyorum bir yere..." dedi.

Trikopis'in kuvveti cenuptaydı. Bunları, şimdiki başvekile [tarihçi Markezinis) de anlattım, hatta Venizelos'a da... "Niçin yalnız muharebe ettin?" dedim.

"Gelmedi" dedi.

"Niçin gelmedi?" dedim. "Sorun ona" dedi.

"Niçin gitmedin, bu seni çağırdı da?"

General Diyenis:

"Ben bütün kuvvetlerimi kaybettim. Nereye gideceğim?" dedi, "kendimi kurtarmağa çalışıyorum!"

Dörtte bir kuvveti onun karşısında bıraktık, bu kuvvet taarruz etti. Büyük taarruzu yaptığımız zaman da, aynı günde o da taarruz etti. İleride bulunan zayıf, perde gibi hatların hepsini püskürttü attı. "Bütün mevzilerimi kaybettim" dediği odur. Adam bütün kuvvetiyle oraya geldi, kendisine taarruz eden dörtte bir, beşte bir kuvveti ricata mecbur etti, "Vazifeyi ifa ettim." dedi. Sonra anladık ki, asıl tehlike yanındaymış. Oraya parça parça geldi. Yanına geldiği kuvvet ezilmişti. Onunla beraber, hulâsa 26 Ağustosla 30 Ağustos arasında bütün Yunan ordusunun üçte ikisi harpten hariç kaldı. Ondan sonra İzmir'e girdik. Ben hesap ediyordum zihnimden: Nasıl yapabilirler? Bizim bu tertip muvaffak olursa, aşağıda, Afyon cephesinde mağlup olan kuvvetlerin hepsini Eskişehir'e çekerler ve İzmir'i, yakın bir cepheden, yeni kuvvetlerle, Yunanistan'dan getirecekleri kuvvetlerle tutarlar. Eskişehir'de zamanla çok kuvvetli olursa, ister istemez ayırmağa mecbur oluruz. İzmir'de zaten kendisini müdafaa edecek bir kuvvet yetiştirilmiş olur. Yapabilirler, öyle yapmadılar. Sordum: "Niçin Eskişehir üzerine çekilmedin?"

"Emir aldım, İzmir'e gideceğim" dedi.

"İzmir'e nasıl gideceksin? İşte gidemedin" dedim.

"Emir aldım..." dedi kumandan.

Harp böyle bitti. Şimdi nasıl olacak? Biz İzmir'e gittik. İzmir'e varır varmaz yangın çıkardılar. Ondan sonra İngiliz donanmasından bir zabit geldi. Atatürk'e: "Siz İngiltere'yle harp halinde misiniz? Yazılı cevap verin"

Cevap verdik: "Biz, İngiltere'yle harp halinde değiliz!"

İngiltere'yle sulh yapmamışızdır. Aramızda sulh yoktur. Onu takip ediyoruz. Ondan sonra yapmadılar. Çünkü taarruzdan sonra politik bakımdan İngiltere, Lloyd George, Churchill büyük hiddet gösterdiler. Dominyonlara müracaat ettiler. Dominyonlardan bazıları:

"Mecbur olursak, çağırırsa ana vatan, gideriz." dediler. Bir kısmı, Kanada gibi mesela, açıktan:

"Nereye gideceğim? Niçin gideceğim?" dedi. Hulâsa münakaşa başladı ve hükümet düştü. Yeni gelen hükümet:

"Türkler sulh yapmak ister mi?" Bunu [soruşturdu].

Bundan sonra Lozan başladı. Evvelâ mütareke yaptık. Bir hafta müzakere ettik. 11 Ekimde mütarekeyi (Mudanya mütarekesi) imza ettim. Mütarekeye Yunanlılar gelmedi, müttefikler geldi. Mütarekeyi onlarla yaptık.

Bırakırlarsa ne yapacağız? İzmir'e gittikten sonra bırakırlarsa olmaz. Mutlaka bizimle sulh yapmak mecburi olsun. Buna çare arıyoruz. Tuttuk, asker olarak Boğazlara yürüdük. Büyük çoğunluk bizde. Sulh yapmak lazım. İstanbul ve Çanakkale karşısında düşman kuvvetleri az. Silah kullanmayacaklar bizimkiler, yürüyecekler ve gözlerinin önünde daima bir tehlike olarak belirecekler. Derhal mütareke ihtiyacı hissedildi, "Ne yapacağız" dediler. 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan muharebesi kazanıldıktan sonra Ankara'da hükümete mütareke için müracaat edildi. Yunanlıları bozmuşuz. Ordu daha henüz Afyon'un 30 km. garbinde. Mütareke yapacağız. Girmedik öyle şeye... Yunan ordusunun evvelâ çıkması lazım. Ondan sonra o kaldı. Tekrar Boğazlar üzerine hareket ettiğimiz zaman mütareke istediler. Ondan sonra, Lozan Sulh konferansı 1922'de oldu.

Demek 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi teşekkül etti. Taarruzlara uğradık. Zaten Mondros mütarekesiyle stratejik noktaları işgal edeceğiz bahanesiyle Adana ve Gaziantep'te Fransızlar cephe açmıştı. Karadeniz kenarında işgaller oldu. Ondan sonra İzmir'i işgal ettiler. Yunan ordusuyle neticeyi alacaklardı. Bunlar olmadı. Şimdi sulh müzakeresine gidiyoruz. "Müsavi şartlarla konuşacağız" dediler, müsavi şartlarla konuştuk. Venizelos bana aramız çok iyi olduktan sonra: "İki memleket arasında sulh yapmak esas politikadır, iyi politikadır."

Venizelos hakikaten inanmıştı buna. Planları neydi? "Geçti o planlar" diyor. Müttefikler, Rusya ve diğer Garp devletleri Yunanlıları himaye edecekler, Rumeli'den bizi çıkaracaklar gibi. Anadolu'ya da bir gün Yunanlılar hakim olacaklar. "Megalo idea" dedikleri bu hayal, Yunanlıların kafasında var.

Venizelos bir defa sulha nasıl başlamış? Venizelos, Lord Curzon'a gitmiş, demiş: "Biz müttefiktik, kaybettim ben bu harbi. Bir ittifak heyetinde azadan birinin muharebe kaybetmesi var mıdır? İttifak heyetinde müttefiklerin hepsi kazanır veya kaybeder. Ben bir felâkete uğramışım, siz beni bu felâketle yalnız bırakıyorsunuz, olmaz bu! Sevr muahedesini isterim."

Lord Curzon: "Canım, sen tecrübeli devlet adamısın, nasıl söylüyorsun bunu? Nasıl yapacağız biz bunu?"

Tehdit etmiş Venizelos, Lord Curzon'u: "Ben isteyeceğim bunu konferanstan ve size alenen reddettireceğim. Dünyaya göstereceğim ki, İngilizlerle ittifakın neticesi budur! Ben de size bunu yaparım!" demiş.

Lozan konferansı başlamadan evvel oraya gittim. Kimse yok... O da bir oyun gibi geldi bana. Halbuki İngilizlerin seçimi varmış, daha hükümetin ne olacağı belli değil. O yüzden, seçimin sonunu bekliyorlar. Siyasi hayatta tecrübem, bilgim o kadar geniş olmadığı için oraya gittim. İngilizleri bulamayınca, "Yeniden bir oyun karşısındayız..." dedim.

Bu fasıladan istifade ederek Fransızlar beni davet ettiler. Eski Reisicumhur Mösyö Poincare başvekil olmuştu, o davet etti. Gittim, konuştuk. "Sulh olacak mı?" diyorum, "Olacak, sulh olacak...." diyor.

"Çıkacaksınız memleketten!" dedim.

O sordu:

"Sulh olacak, arazi meselesi var mı?" dedi müzakerede.

Fransızlarla Ankara itilâfnamesini yapmıştık, Suriye'den ayağımızı çekmiştik. Onu tanıyor muyuz, tanımıyor muyuz; o, buna teşhis koymak istedi ve hakikaten Fransızlarla anlaşmıştık, istifade ettik onlardan. Böyle bir niyetimiz yoktu. Söyledim "Hayır, böyle bir niyetimiz yok, yaptığımız itilâfnameye riayet edeceğiz. Mademki Araplar bizi istemediler, artık ana vatanı muhafaza etmeğe, onun üzerinde çalışmağa kararlıyız.".

"Güzel.." dedi.

"Ama bizim istediklerimiz var, dedim, meselâ azınlıkların memleket içinde imtiyaz sahibi gibi muamele görmelerini kabul etmeyiz. Başka memleketlerde azınlıklar ne muamele görüyorlarsa onu kabul ediyoruz, ederiz."

Lord Curzon gelmişti, yakında onunla konuştum azınlık meselesi ne olacak diye. Lord Curzon: "Azınlık kaldı mı ki, ne olacağı meselesi olsun?" dedi, "Çünkü Anadolu'daki Rumlar, muharebe sonunda çekilmişlerdi, Türklerle kendiliğimizden mübadele yapmıştık. Öyle bir mesele yok ve dediğim doğru." dedi.

"Kapitülasyonları kabul etmeyiz." dedim.

"Canım, edersiniz" dedi, "nesi var kapitülasyonların?"

"Nasıl nesi var?..."

Bu bizim için esaslı meseleydi.

"İstiklal savaşı yaptık biz. Bizden ayrılıyor bir devlet. Daha yeni doğmuştur. Tam müstakil bir devletin bütün haklarını alıyor, gümrük hakkını alıyor, vatandaşlık hakkını alıyor, adalet hakkını alıyor... Neden Türklere bunu böyle tanımıyorsunuz?"

"Bir çare buluruz" dedi.

"Çaresi yok bunun, ne çare bulacaksınız."

"Canım, geçici bir şey, tekrar buluruz" dedi.

Hulâsa, ne söylersem olur, olur diyor, olmaz diyorum, olur diyor. Böyle ayrıldık.

Sonra, orada tanıştığımız Fransızlar var, onlarla görüştüm. "Nasıl buldun?" dedi.

"Poincare ile konuştum. Poincare'yi kapitülasyonlar meselesinde musir gördüm. O olmazsa hiç bir şey olmaz!" dedim.

"E, neye atfediyorsunuz?" dedi.

"E, neye atfediyorum, kapitülasyonlardan vazgeçmiyor!"

"Bilmiyorlar" dedi, "bizim devlet adamları, bu Anadolu harekatı nedir, başında bulunan adamlar nedir, bilmiyorlar, cahildirler" dedi. "Zannediyorlar ki, orada hakikaten eşkıya dağa çıkmıştır ve muvaffak olmuştur."

"Öyle değil" dedim.

"Bunu bilmiyorlar" dedi, "Ne yapacaksın sen? Kısa bir zamanda kapitülasyonlar vs. meselesi gelecek."

"Olmuyor, dönüp gideceğim, dedim, başka çare arayacağız, buluruz, dedim, herhalde kabul etmeyeceğiz" dedim ona.

"Sakın kısa zamanda bırakıp gitmeğe kalkma" dedi, "adam bir şey için söylemiyor, bilmiyor; cahil... Bu konferansı yıpratmak lazımdır" dedi, "ısrar edeceksin, söyleye söyleye anlatacaksın..." dedi.

(Bu sözler Franklin Bouillon'a aittir)

Böyle kaldı. Ama bu, benim zihnimde bir yer yaptı. Çok sıkıştırdıkları zaman ilişkiyi koparmıyorum, fakat davada ısrar ediyorum. Askeri kuvveti, yani muharebe kuvvetini icbar etmek, iradesini kabul ettirmek... Bu şart olmazsa, iki memleketin, iki politika tarafının bir konu üzerinde anlaşması son derece güç. Nuh deyip peygamber demezler. Kendisi tasavvur ettiği şeyi istihsal etmeğe çalışır. Mutlaka onu kabul ettirecek, onunla muvazene temin edecek... Bir karşı menfaat bulunmak lazım: Ya, iki tarafın müsavi derecede istifade edeceği bir konudur, anlaşmak kolaydır, ya da böyle olmaz da bir pazarlık mevzuu olursa, o pazarlıktan netice almak son derece zor, son derece zor!

Müsavi şartlarla konferansa başladık. Biz müsavi şartlarla diyoruz ama, o dört sene harp etti, bütün Arabistan'ı işgal etti, müsavi şartlarla demiyor, galebe ettim diyor. İçinde, mağlup olmuş Yunanistan... O kendisi öyle anlıyor. Böyle olunca son derece güç, son derece güç! Ama onun vasıtaları da var.

Lozan konferansında arada (Şubatta) kopma oldu, ayrılma oldu. Mesela, bahsettim; kapitülasyonların kalkmasını kabul etmiyorlar. Promajo isminde bir Fransız hukukçusu var, Hariciye hukuk müşaviri imiş. Çok anlatır bana. Kapitülasyonlar maddesini söyleriz, "Yazın," der, kapitülasyonlar maddesi: "Kapitülasyonların ıslahı ve kaldırılması için zemine girmek üzere..." İşte şöyle olur, böyle olur...

"Canım, kaldırılması zeminine girmek falan yok! Kaldırılmıştır! Niye bunu demiyorsunuz?"

"Canım, hukuk dili bu, olmaz ki böyle şey... Hukuk dili..."

Hulâsa, dokuz ay, hukuk dilini öğrenemedim... "Tali komisyon"da uzun boylu konuştuktan sonra olmadı. Sonra bir gün, kapitülasyonlar maddesini yazmak için Promajo bana geldi: "Nasıl istiyorsunuz?" dedi.

"Yazın!" dedim, "kapitülasyonlar kaldırılmıştır! Lağvedilmiştir!" Daha bilmem ne falan... "Bitti, yoktur böyle bir mesele!" dedim.

"Peki, böyle yazalım" dedi.

"Ne oldu, hukuk diline uydu mu?" dedim.

"Karar verdiler" dedi, "kapitülasyonları kaldırmaya karar verdiler."

"E, demek şimdiye kadar karar vermemiştiniz?" dedim.

"Vermemişlerdi..."

Hukuk dilidir diye "kıyamet"i kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu tarzda kapitülasyonlardan çıktık.

Neye güveniyorlardı? Harpte padişah onlarla beraberdi. İstanbul hükümeti, harbi kazandırmak için iç isyanlarla her türlü zulmü yaptı. Cumhuriyet... Yoktu bizde böyle bir fikir. Yani şahsi bir fikrimiz olsa bile, hükümet şekli değişecek... Böyle bir şey düşünülerek Milli mücadele yapılmamıştır. Milli mücadele; Türkiye'nin yaşama hakkı kabul edilmemiştir, Türk devleti kaldırılmağa karar verilmiştir müşahedesine, davasına isabetle teşhis koyduktan sonra, müdafaa vasıtası olarak gelmiştir. Cumhuriyet, müdafaa rejimi olarak gelmiştir. İmparatorluk, Türk devletinin taksimini Türk milletine kabul ettirmek için düşmanlarla işbirliği yaparak, onlara yardımcı olarak mücadele etmiştir. Hanedan bunu yapmıştır, rejim bunu yapmıştır. [Bunun üzerine] Türk milleti ayaklanmıştır ve Birinci Cihan harbi dört sene devam ettikten sonra, İstiklal savaşı olarak, 1918'den 1922'ye, 1923'e kadar, dört sene, beş sene daha devam etmiştir.

Şimdi, bu elli sene zarfında ne netice aldık? Benim kanaatimce biz, bizzat demokratik rejim bakımından da bu elli sene içinde müspet netice almışızdır. Bugün seçim oldu, neticeleri alındı. Şu şekilde, bu şekilde... Tek dereceli seçim yapıyoruz ve neticesini ilan ediyorlar. Herhangi bir yerde, seçim yanlış oldu, hatalıdır şikayeti var mı? Çok partili hayata girmeğe karar verdiğimiz zaman 1946 seçimlerini yapmıştık. Seçim yanlıştır diye şikayet etmişlerdi. Sonra toplandık. Ben o zaman reisicumhurdum. Yanlış olmuştur diye şikayetler var. Bu şikayetleri bertaraf etmek için ne lazımdır? Çaresi? Adaletin murakabesi altında olsun dediler. Bir kısım vatandaşlar, politikacılar katiyen istemiyorlardı. Mademki bu emniyet getirecektir, bunu yapalım diye ısrar ettim. Adaletin kontrolü altında seçim yapılıyor. Tek dereceli seçim görülmemiş bir şeydir. Doğru dürüst yapılmasıyle böyle bir mesele kalmadı. Tek dereceli seçimle Cumhuriyet seçim yapabiliyor ve netice alınıyor.

Cumhuriyet ilkeleri muhafaza edilmek esastır. Cumhuriyet ilkeleri üzerinde çok partili hayata girdik. Münakaşası serbest olduğu halde Cumhuriyet ilkeleri üzerinde münakaşa çıkmadı, henüz çıkmadı. Tek parti devrinde, dokunulamayan konulara, tek parti olduğu için dokunulmuyor denebilirdi. Çok partili hayata girmekte asıl maksat da buydu. Herkes serbest olsun, her fikir söylenebildiği zaman ne oluyor, [buna ne kadar alışılmıştır], böyle girdik çok partili hayata. Elbette Cumhuriyet için, din ve dünya işlerinin ayrılması için konmuş olan ilkeler bugün münakaşa konusu değildir ve münakaşa konusu yapmak için arzular gizli haldedir, açığa vurulmayacak kadar zayıftır. Bu büyük bir terakkidir. Cumhuriyet ilkelerini muhafaza edebilirsek biz, iç buhranlara çare bulabiliriz.

Ancak bu sayede, Lozan muahedesinde başlıca tecrübeyi, Lord Curzon'un bana verdiği bir dersi söyleyeyim: "Memnun değiliz Lozan muahedesinin müzakeresinden. Hiç bir dediğimizi yaptıramadık. Reddettiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. Harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. Bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. Cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım size" diyordu Lord Curzon, "Hepsini vereceğim size..."

Bu, benim kafamda daimi bir yer etmişti. Dışarıdan yalnız para verenin, yalnız para muamelesi yapması son derece güç bir şey. O, parayla beraber bir ek menfaat istiyor. Muhitine göre, meselesine göre kabili tahammül olur veya olmaz, istiyor.

Bunu bana söyledi. Bundan sonra biz Cumhuriyet'i elli sene tatbik ettik, bu müddet esnasında yatırım yaptık, demiryolları yaptık, demiryolları satın aldık, endüstriler kurabildik. Şeker endüstrisi, dokuma endüstrisi vs. gibi mütevazı endüstriler... Diğer endüstrileri kurmadan yapamayız. Bu endüstrileri kurmak için, demiryollarını satın almak için, yeni demiryolları yapmak için istikraz mı ettik? İstikraz etmedik, hiç birini istikraz etmedik. Kendi paramızla yaptık. Gayet basit bir usulüm vardı benim. Mali intizam her şeyin üstündedir devlet idaresinde. Benim usulüm: Her bütçenin mutlaka yatırım payı olmalıdır. Ne kadar gelir var? Yüz milyon gelir var. Yüz milyon gelir, memleketin ihtiyacına yetmiyor bile. Ne yapacağız? Benim usulüm bu: Yüz milyon gelir var. İyi. Doksan milyon gelir olsaydı, onunla da gelir ihtiyacı tamamiyle karşılanıyor mu? Karşılanmıyor. Bu, on milyon daha eksik olsaydı, ihtiyacı nasıl karşılarsak, bu on milyonu yatırım olarak yeni işe ayırmak lazımdır. Memleket, mali işini intizama koyabilir, kalkınma, için para bulabilir. Fakir olduğu nispette, kalkınma için içinden bulacağı para az olur, ama kalkınır. Fakir olduğu için, zenginin on senede yapacağını, bu elli senede yapar. Ama yapar! Ama hiç bir yatırım yapmayan bir bütçe ile memleket idare olunursa, sadece yer ve ilanihaye o halde kalır. Basit bir şey gibi görünür; bunu yaptığın zaman, plan fikri buradan doğuyor, yatırım fikri buradan doğuyor. Beş'le başladığın zaman, iki sene sonra altı oluyor.

Arkadaşlarım, belki daha muntazam bir konuşma istiyordunuz benden. Başlıca meseleleri, askeri meseleleri ve Lozan konferansı meselelerini, ihtiyaçlarını anlattım. Lozan muahedesi hemen tasdik olunmadı. Biz tasdik ettik. Diğer akitlerin, imza sahiplerinin meclislerinde tasdik olunması için hemen bir seneye yakın sürüklediler. Niye sürüklediler? Eski Türkiye'yi bilerek kabul olunan maddeler, iç karışıklıklardan dolayı tatbik olunmayacak, yeniden karışıklıklar çıkacak, yeniden ihtiyaçlar çıkacak. Bu ihtiyaçlar karşısında bunlardan, aldıklarından, pazarlık eder, geri alırız. Hiç şüphem yok. Bu, kafamın içinde vardır. Bununla ellinci seneyi bulduk. İyimser bir vaziyetteyim. Mutlaka Cumhuriyet'i korumağa mecburuz, ilkelerini korumağa mecburuz. Bu ilkelerin de, Cumhuriyet'te Atatürk hareketinin de, kendisi hayattan çekilip de yalnız eserleri kaldıktan sonra, Atatürk isminin ve hareketlerinin münakaşa ve tenkit konusu olmak vasfı, niteliği kalmamıştır, müşterek mal olmuştur. Cumhuriyet'le beraber müşterek millet malı olmuştur. Bütün münakaşalar, ihtilaflar, siyasi mücadeleler o hudut içinde kalacaktır. Bu ümitteyim. Cumhuriyet'in geleceği emniyetli görünür. Sağlam bir Cumhuriyet kurulmuştur. Vatandaşlarımız bunu şerefle muhafaza edeceklerdir.

Teşekkür ederim, arkadaşlarım...


LOZAN ANTLAŞMASI

Lozan Barış Antlaşması'nın Türk delegasyonu tarafından imzalanan sayfası

(LOZAN, Ali Naci Karacan, Milliyet Yayınları Tarih Dizisi, İkinci Baskı, Temmuz 1971)

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !